20 Ağustos 2012 Pazartesi

Boşluk

Oturdum.
Yeşil duvarlarında yazılar bulunan mekanın ikinci katına, kırık akordeonun asılı olduğu duvarın dibindeki masaya. Duvarlarda 70 ve 80'lerin rock yıldızlarının fotoğrafları vardı. Bir kaç film. Loştu ışık her zamanki gibi. Hiç çay sevmememe rağmen fincanda çay istedim. Yalnızdım. Diğer tüm masalar gibi, oturulmayı bekleyen koltuklar gibi. Eskimiş, sağı solu sökülmüştüm onlar gibi. Sigaramı yaktım, masamdaki mum ışığında yanımdaki kitabın sayfalarını yavaşça çevirmeye başladım. Bir kaç dizeden sonra kapattım. Garson kız çay istediğimde garip garip bakmıştı bir süre yüzüme. Çayı getirdiğinde de öyle.  Montumu geldiğimde çıkarmıştım ama atkım boynumdaydı hala. Çayı almak için eğildiğimde saçaklarından biri çayın içine girdi. Umursamadım. Bir sigara daha yaktım. Uzunca bir süre mum ışığında dumanın dağılışını seyrettim.

Hiç bir şey olmadı.
Geçen on beş dakika gibi. Ne sen geldin ne de yerler, gökler yarıldı.

Çalan şarkıları hiç anlayamamakla birlikte neredeyse duymuyordum da. Bir anda değişti şarkı, çok sevdiğim, çok seveni çok seveceğim bir şarkı başladı hiç beklemediğim bir anda. "But my heart is open, my heart is open to you."

Geçen beş dakikaya yakın zamanda ben farketmeden bir kaç masa dolmuştu. Önümde oturan bir çift. Siparişimi alan garson geldi. Boş fincanı aldı. Gitti. Geri gelip tüm güleryüzlülüğü ile:

"Ne arzu edersiniz?" dedi önümdeki çifte.
"İki 50'lik." dedi erkek olan.
"Hemen !" dedi garson kız.

Genelde erkek olan konuşur.

Oturduğum koltuk bi zaman makinesinin koltuğunu andırıyordu bana. Çalan bir başka şarkıda beni alıyor, sadece boşlukta seyahat ettirip, içimdeki boşluğa ait bu dünyaya getiriyordu geri. Maddeyi oluşturan şeyin boşluk olduğunu söylerken yazar, beni yaşatan şeyin içimdeki boşluk olduğunu keşfediyordum.

Dolmadı.
İçim mi çok büyüktü yoksa parçalar mı ?

Fısıltılarını duyuyordum masaların. Gündelik hayatın tüm işlerindeki dayanılmaz yoğunluk ve yorgunluktan bahsedilirken telefonum çaldı. Tam anlamıyla müteşekkir olduğum emniyet genel müdürlüğü ödül mesajlarına itibar etmemem gerektiğini söylüyordu. Genç fotoğrafçıların çektikleri zincir fotoğraflarındaki pas gibiydim şu an. Yosun kokusu gelmişti burnuma. Yanında olmayanın kokusu, sesi, görüntüsü çöktüğü an içine nefes almalısın. Nikotinin çekiciliği burada işte. Nefesi alınabilir kılıyor çoğu zaman. Can acıtmadan.

Kalabalığa karışmıştım.
Yanımdan geçen insanların hikayelerine ortak oluyordum bir kaç saniyeliğine. Bana ait olan bir hikaye de var elbet. Hiç gelmeyişinle başlayan.

Ayaklarım ıslanmaya başlamıştı, vitrinde görünen haliyle burnum da kızarmıştı. Devam ettim yürümeye. Arka sokaklardan, yalnız kaldırım taşları üzerinden.

Bu gece de bir şey olmadı.
Ne sen geldin ne de yollar bitti.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder